Erik Tadında Hayat

20 Haziran 2015

Sekiz yaşındaki çocukların bisiklete atlayıp bütün gün it gibi dolaşabilme özgürlüğü, tüm uluslararası sözleşmelerde koruma altına alınmış temel hak ve hürriyetlerden biridir. Herkes bilir, sekiz yaşındaki çocuk atlar bisikletine bütün gün amaçsızca dolaşır sağda solda, kimse neden diye soramaz. Kimse sorgulayamaz bunu.

Biz de arkadaşlarla beraber oluşturduğumuz küçük çaplı bisiklet çetesiyle hiç tanımadığımız mahallelerin hiç görmediğimiz sokaklarında mütemadiyen pedal çeviriyorduk. Amaçsızca gezmenin verdiği sarhoşluk ve grup psikolojisinin verdiği itlik hormonu damarlarımızdan fışkırıyordu.

Sonra o erik ağacını gördük..

Eş zamanlı hareket eden kırlangıç sürüleri gibi hepimiz bir anda kenara çektik bisikletlerimizi. Dallarında sallanan yeşil, olgun ve iri erikler sırrını çözemediğimiz bir manyetizma ile kendine çekmişti bizi bir anda. Birkaç saniye bakışmak yeterli oldu. Yapılması gereken belliydi, ağacı talan edecektik.

İçimizden birinin ağaca tırmanması gerekiyordu. Tüm arkadaşlarım birer adım geri çekilmek suretiyle beni öne çıkardılar. Kendi bahçemizdeki ağaçlara tırmana tırmana iyice maymun gibi olduğumu herkes biliyordu. Üç katlı bina boyundaki bir kiraz ağacının tepesinde uyumuşluğum bile vardı. İtiraz etmedim, hatta görevi yerine getirmek için dünden razıydım. Erik pahalıydı. Az satın alınır ve çok kısa sürede tükenirdi. Hayvan gibi erik yiyebilme fırsatı bana tam bir motivasyon sağladı.

Bisikletimi bir kenara koyup koşarak duvarın üzerine tutunduktan sonra zar zor tırmanıp kendimi diğer tarafa attım. Ayağa kalkıp şöyle bir ortalığı kontrol edeyim derken kendi halimi fark edince ufak çaplı bir şok geçirdim. Bahçe duvarının üzerindeki sıvaya özenle gömülmüş cam ve çiviler yüzünden elim kolum baştan aşağı kan içinde kalmıştı. Yılmadım, doğruca ağaca yönelip tırmanmaya başladım. En güzel erikler en üst dallarda olduğundan tırmandıkça tırmanıyordum. İri iri erikleri yapraklarıyla ve hatta bazen dallarıyla birlikte cebime doldurmaya başladım. Savaş ganimeti toplarcasına kendimi kaybederek bir o dala bir bu dala geçiyordum. Kişisel tarihimin en büyük kazıklarından birini yiyeceğimin henüz farkında değildim.

Piçliğin tadının erikten daha lezzetli olabileceğini düşünen bir arkadaşım birden “Ağaca dalan vaaaar” diye bağırdı. Bir anda damarlarım adrenalinle doldu. Ağacın tepesinde aptallayıp dalları kenara çekerek yaprakların arasından aşağıya baktım. Piç arkadaşımız bisikletiyle uzaklaşıyor, diğerleri de şaşkınlıkla ardından bakıyordu. Çok geçmeden bahçenin içerisinden tok bir erkek sesi “Ulan eşşoğlu eşekler” diye bağırdı. Tüm arkadaşlarım birkaç saniye içerisinde bisikletlerine atlayıp toz oldu. Ağacın tepesinde kalmıştım mal gibi.

Zaman zaman dallara tutunarak ve ara sıra da düşerek ağacın tepesinden yere indim. Kaçabilirdim, ama kaçmadım. Sinirliydim. Yediğim kazık bütün zihnimi kaplamıştı. Ağacın gövdesine yaslanıp olduğum yerde durdum. Adam nefes nefese yanıma kadar geldi ve kulağımdan tutup “Ne işin var lan bahçede piç” diye sordu. Tarih boyunca sorulmuş en mantıklı sorulardan biriydi bu. Ve mantıklı bir cevabı hak ediyordu.

Soğukkanlılığımı korudum ve her şeyi en başından anlattım. Arkadaşlarımın erik peşinde gollum olduğunu, onlar için ağaca çıktığımı ve yine onlar tarafından ihanete uğradığımı anlattım sakince. Elini kulağımdan çekti, uzunca bir süre yüzüme baktı. Üstüm başım yaprak olmuş, kaşlarım çatıktı. Sonra pantolonuma çevirdi gözlerini. Ceplerim erik doluydu. Yüzündeki sinirli ifade yavaş yavaş kayboldu. Derin bir nefes alıp hiç konuşmadan bahçenin kapısını gösterdi. Koşarak duvarından atladığım bahçenin kapısından yürüyerek çıktım.

Güneş batmak üzere gökyüzünü kızıla boyamıştı. Bisikletime bindim, sürmeye başladım. Cebimden bir erik çıkarıp ağzıma attım.

Lezzetliydi.