Eşref-i Mahluk’un Aşağılık Kompleksi

20 Haziran 2015

“Eşref-i Mahluk” insanoğlunun kendi türüne koyduğu en havalı isimlerden biridir. “Varlıkların en şereflisi” anlamına gelir. Peki, diğer canlılar efendi efendi yaşam mücadelesine devam ederken insanoğlunun hayvanlar, bitkiler ve börtü böcek ile şeref bazında bir mücadeleye girişmesinin sebebi nedir ? Bir psikolojiye sahip olup aşağılık kompleksi geliştirebilmek için hayvanlara oranla daha gelişmiş ve sosyal bir beyne sahip olmak gerekir. Şeref sahibi olmak için gerekli niteliklere ise daha sonra geleceğiz.

İnsanoğlunun tüm hikayesi bir karanlıktan çıkış yolculuğudur. Eşref-i mahluk’un çalılar arasında sıçıp götünü silmeden ava çıktığı ve başka yırtıcılara av olduğu dönemlerin üzerinden çok uzun bir zaman geçmedi. İnsanoğlu 500 küsür yıl önce büyük bir özgüvenle dünyanın tepsi gibi düz olduğunu söylerken de kendisini Eşref-i Mahluk olarak tanımlıyordu. Bilmediği şeyler hakkında şerefli hikayeler uydurmuş ve kabul etmeyen her canlıyı şerefsiz ilan etmişti.

O herşeyi süper bildiği gibi herşeyin de en iyisine layıktı. Atmosfer o nefes alabilsin diye vardı. Nefes alan tüm diğer canlılar ise ona hizmet etmekten başka bir amaç taşımıyorlardı. Boğazlanırken kaçmak için elinden gelen herşeyi yapan boğa, insanoğluna hizmet etmesi gerektiğini bilemeyecek kadar gerizekalı bir canlı olduğundan mücadele ediyordu. Can havliyle savurduğu boynuzlar Eşref-i Mahluk’un bir yerine girerse eğer, bu da Tanrının bir imtihanıydı. Yoksa Eşref-i Mahluk’a zarar vermek ne boğanın, ne de doğanın haddine değildi. Şerefli bir canlı olan insanoğluna kendi hizmetkarının boynuzunu ancak daha şerefli bir varlık sokabilirdi. Eşref-i Mahluk aynı zamanda iyi bir hizmetkardı, fazla soru sormazdı.

Fakat insan türünün bazı ferdleri bizzat algılama lüksüne sahip oldukları bu Varlık alemini birinci elden ve daha geniş bir pencereden izleyebilmek için, türün diğer üyelerinin çizgilerini çiğnemek zorunda kaldılar. Varlık alemini vadedilen ebedi topraklara yapılan yolculuk sırasında katlanmak zorunda olduğumuz “imtihanlardan” ibaret ıvır-zıvır bir yer olarak görme konusunu bir kez daha düşünme cüretini gösterdiler. Soru sormanın insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğunu bilenler, evrenin gerçek doğasını anlama yolculuğunda soruların ucunun nereye dokunduğuna dikkat etmeyi gayet şerefsizce buldular. Onlar cevaplara katlanabilir, doğayı olduğu gibi sevebilirlerdi. Onun bir parçası olma ve onu tanıma şerefine eriştikten sonra, şerefin tanımı için bir başkasına danışmanın artık gereği yoktu.

Çünkü karanlıktan çıkış, aynı zamanda bir kendini tanıma yolculuğudur. Soru soran cevabını alır. Doğayı tanıyan kendini de tanır. Düşünmek inanmaktan zor, ama mevzu derin. Gittiği yere kadar diyelim.