Karayip Korsanları – Gizemli Denizler | Gizemli Denizlerde Tropikal Aksiyon

20 Haziran 2015

Karayip Korsanları serisinin tüm filmlerinin bana yaşattığı ortak bir psikoloji var: hikaye akışından hiçbir şey anlamayıp yine de salondan tatmin olmuş bir şekilde ayrılmak. Şu sıralar vizyonda olan serinin en son filmi “Karayip Korsanları: Gizemli Denizler” de aşağı yukarı aynı etkiyi uyandırdı. Bir kıza aşık olup, onda çekici olan şeyin ne olduğunu anlayamadan ondan ayrılan saf bir genç gibi çıktım salondan.

Bu bölümün hikâyesine gelirsek. Sakalındaki boncuklara dokunabilmek için kendini paralayabilecek kızlardan müteşekkil garip bir hayran kitlesine sahip olan Kaptan Jack Sparrow (Johnny Depp), geçmiş yolculuklarından tanıdığı Latin güzeli Angelica (Penelope Cruz) ile tekrar karşılaşır. Bu karşılaşmada Angelica’nın denizlerin gelmiş geçmiş en korkutucu korsanlarından biri olan Kara Sakal’ın kızı olduğu ortaya çıkar. Kara Sakal’ın tek derdi ise efsanevi Gençlik Çeşmesinden bir kadeh içip ömrünü biraz daha uzatabilmektir. Çeşmenin yerini bilen sayılı insandan biri olan Kaptan Jack Sparrow’u ve öz kızını önüne katan Kara Sakal, yalnız kendi çıkarı için herkesi tehlikeli bir maceranın içine sürükler.

At arabalarıyla dolu İngiltere sokaklarında, daha ilk dakikalarda aksiyonu başlatıyor film. Karayip korsanları serisinde görmeye alışık olduğumuz, oradan oraya koşturan, binaların tahta kirişleri ve bira fıçılarının üzerinde kılıçlarını çekip ip cambazı gibi savaşan asker ve korsanlardan yine bol bol buluyoruz. Kaptan Jack Sparrow yine her zamanki gibi garip hareketleri ve güvenilmez karakteriyle, delilik ve dâhilik üzerindeki ince çizginin üzerinde kılıç sallıyor dört bir yana.

Penelope Cruz ise bambaşka bir dünya. Vanilla Sky yada Volver filmini izleyip de onun o Latin Latin bakan gözlerine kendini kaptırmamış insan çok azdır sanırım. Gel gelelim bu sefer uslu kızımız Sofia’dan pek eser yok. Gözü pek korsan Angelica, bir yığın erkek mürettebatı büyük bir soğukkanlılıkla ve gerektiğinde acımasızlıkla çekip çevirebiliyor. Ama Penelope her ne kadar muhteşem bir oyuncu olsa da, Orlando Bloom ve Keira Knightley gibi serinin tuzu biberi olan iki oyuncunun eksikliğini gidermeye yetmiyor maalesef. İhanet, aşk ve entrika oranı bariz bir şekilde azalmış durumda.

Bir başka mevzuu da tabii izleyenlerin dilinden düşmeyecek olan birbirinden güzel Deniz Kızları. Yalnız bu sefer zihinlerdeki Denizkızı imajı kökten değişecek gibi. Çünkü bu kızlar bir kayanın üzerine çıkıp güneşlenen, saçlarını tarayan, o kendi halinde denizkızlarından değil. Pek tanışmak istemeyeceğiniz türden. Onlarla anlaşabilen tek karakter ise bir din adamı. Aslında elinde bir İncil’le her problemin üstesinden gelen bir adam, ne bu seride ne de bu tarz filmlerde görmeye alışık olduğumuz bir şey değil. Hikayeye böyle bir karakterin dahil edilişinin sebebini tam olarak çözemesem de, filmin başından finaline kadar açık ve yoğun bir dini propaganda yapıldığını anlamak zor değil. Filmin tümüyle engellenemez kader inancı üzerine şekillenmiş olması da bir ipucu.

Hikayeyi ve karakterleri bir yana koyalım, film görsel olarak tropikal iklimin tüm ferahlığını içimize doldurmayı başarıyor. Ormanlar, şelaleler, ırmaklar ve bilumum el değmemiş doğal güzellikler karşısında ağzınız açık kalabilir. Sahnelerin çoğunluğunun deniz yerine karada geçmesi bazı izleyicilerin tepkisini çekmiş gibi. Fakat bu bir eksiklik değil, aksine serinin eksik bir yanının tamamlanması gibi görülebilir. Deniz de iyi, hoş tabii. Fakat bir yere kadar.

Seriyi başından beri takip etmemiş olanların kaçırdığı pek fazla bir şey yok. Serinin her filmi gibi “Gizemli Denizler” de seriye orta yerinden dalmak isteyen izleyicilerine karşı misafirperver davranacak şekilde tasarlanmış. Yani Deniz Kızlarını, Penelope Cruz’u, Johnny Depp’i ve bir yığın pislik içindeki korsanı görmemeniz için ortada bir sebep yok. Ha, bir de mürettebatın çürük dişleri var tabii.