Kısa Samsun

20 Haziran 2015

“Hahahaghaha” diye gevrek gevrek güldü ihtiyar adam. Hasır şapkasının ucunu kaldırıp oğluna baktı. “Sabırlı olmalısın evlat” dedi. Baba oğul birlikte göl kenarında, dizlerine kadar suyun içine girmiş balık tutuyorlardı. Aile tipi Station Vagon arabalarını ucsuz bucaksız yeşilliğin içindeki belli belirsiz bir patikaya park etmişlerdi. Baba arada bir profesyonel oltasının yan tarafındaki zımbırtıyı yavaşça çevirerek misinasını gergin tutuyor, oğlu da ona bakarak öğrendiklerini uygulamaya çalışıyordu. Genç oğlu bıkkın bir ifadeyle babasına dönüp “Ne zaman bir şey yakalayacağım baba, ben sıkılmaya başladım” diye homurdandı. Tam o sırada gencin misinası oltayı çekmeye başladı. “Gördün mü, yakaladın bile!” dedi baba, hemen heyecanla oğlunun yanına geldi. “Büyük bir balık olmalı” dedi, “Dur sana yardım ede…”

Elektrikler gitti.

Televizyonda 10 yaşındaki bir çocuğun mal mal bakan yansımasından başka bir şey kalmadı. Kumandayı kanepenin üzerine atıp televizyonun başından kalktım. Kendi kendime “Büyük bir balık olmalı” dedim salona doğru yürürken. Amerika’nın Hollywood tadında, balıkları büyük, suları berrak, çevresi yemyeşil sığ göllerinde sürüklenerek Avcılar Parseller’deki, yarı sıvalı Betebe kaplı uyduruk evime kadar gelmiştim. “Allah seni kahretmesin elektrik gibi” diyordu annem içeriden. Elektrikli süpürgeyi toplayıp bir kenara koydu, elektrikler gelene kadar geçecek süreyi bulaşık yıkayarak değerlendirmek için mutfağa girdi.

Sigara kokularını takip ederek yürüdüm. Kapıyı açıp balkona çıktım. Babam balkonun köşesindeki plastik sandalyesine oturmuş düşünceli gözlerle sokağı izliyordu. Kısa Samsunundan derin bir nefes çekip bana döndü, “Ne oldu ne var” diye sordu. “Bir şey yok” dedim. Sonra bir yılan gibi süzülerek yanındaki sandalyeye oturdum. Babama katılarak ben de ilgi çekici hiçbir şeyin bulunmadığı boş sokaklarda gözlerimi gezdirmeye başladım. Arada bir babama bakıyordum. Sonra babamı kafasında hasır şapkayla gevrek gevrek gülerken hiç görmediğimi fark ettim. Hasır şapkası falan yoktu. Emekliydi ama Station Vagon aile arabası da yoktu. Olta, kanca desen..

Bakışlarımdan iyice huylanan babam “Bişey mi var, ne var” diye sordu tekrar. Bu sefer ortada bir mevzu olduğundan emindi. Cesaretimi topladım “Baba, hiç balığa gitmedik senle” dedim. Daha söylerken salakça bir cümle olduğunun farkındaydım. Sanki çevremizde süper bir balık tutma kültürü varmış da, biz babamla henüz siftahı açmamışız gibi konuşuyordum. Halbuki mahallemizde sabah işe gidip akşam geç saatlerde evine dönerek televizyonun karşısında sızan adamlar ve onların varoş sokaklarında akşama kadar it gibi koşturan çocuklarından başka bir şey yoktu.

Emeklilerde ise pek bir “emekliliğinin tadını çıkarma” durumu gözlenemezdi. Bazıları hala güç bela çalışırken bazıları ise ölümün soğuk nefesini ensesinde hissettiğinden kendini komple din diyanet işlerine vermişti. Cami kahvesinin zaman kadar ağır sohbetlerinde mütemadiyen Allah’tan ve peygamberden bahsedip sürekli çay ve sigara içmek, kıçı rahatsız eden demir sandalyeler üzerinde hamasi gazeteler okuyarak gaza gelip dört bir yana savaş ilan etmek gibi işler, alet edevat toplayıp göl kenarında balık tutmaya nazaran çok daha kolay ve zahmetsiz işlerdi.

Cami kahvesine gitmeye hazırlandığı sırada akşam akşam benimle uğraşmak zorunda kalan babam şaşkınlıkla “Ne balığı, hangi balık ?” dedi. Bu saçma sapan tepkiye cevap vermedim. Gözlerimi tekrar boş sokaklara çevirip kafasını toplamasını, işin ciddiyetini kavramasını bekledim. Babam da tekrar sokaklara çevirdi gözlerini. Uzun süre hiçbir ses duyulmadı. Balkondaki ölüm sessizliğini annemin “Elektrikler geldi” anonsu bozdu. Kafasını kapıya doğru çeviren babam korkusuzca dimdik bakan gözlerimle karşılaştı. Küçük bir çocuğun raci bakışından ziyade, hak hukuk davası için ölüme bile gidebilecek bir asinin ateşi vardı gözlerimde.

Sonunda daha fazla dayanamayıp “Allah izin verirse” dedi. Babam için “Allah izin verirse” cümlesi, “Bakarız” veya “Bi düşünelim” ayarında standart bir tepkiydi. Yani konunun Allah’la bi ilgisi yoktu. Biraz daha zorladım, sonunda “Yarın gölden geçersek gideriz” dedi. Aslında tam olarak “Köylerde Salam, sucuk, zeytin, peynir vs. satarak dolaştığımız kapalı kasa ticari aracımızla Büyükçekmece gölünün yanından geçersek o ara balık tutmaya da gitmiş oluruz.” demek istiyordu. Böyle bir aktivite için ayrıca benzin harcayacak durumu yoktu.

Ertesi sabah babam işe çıkmadan önce evimizin bahçesinden elinde iki adet uzun kavak dalı ile çıkageldi. “Oltalar tamam” dedi. O ana kadar kendimi en kötüsüne hazırladığımı sanıyordum. Ama görünüşe bakılırsa babam benden daha yaratıcıydı.

Göl kenarına gittik. Göl Kıyısı yemyeşil otlakların arasında, şirin bir patikanın yanında falan değil, işlek bir karayolunun dibindeydi. Kıyı yosunlarla, kırık bira şişeleriyle ve çöplerle kaplıydı. Paçaları sıvayıp göle girmenin imkanı yoktu. Karşılaştığım salak durumların verdiği sarhoşlukla histerik bir şekilde gülümserken bir yandan da misinayı yanımızda getirdiğimiz kavak dallarından birine bağlıyordum. Sonra kancanın dibe batmaması için araya bir parça da tahta bağladım, göle doğru savurdum. Balık tutmayı değil, sabırsızlıkla günün bitmesini bekliyordum. Kafamdaki Hasır şapkalı baba modelinden bu noktaya nasıl gelebildiğimize hala inanamıyordum.

Yaklaşık 10 dakika sonra misina gerilmeye başladı. Kancanın ucuna bir şeyler takılmıştı, heyecanlandım. Yaşadığım tüm saçmalıkları unutup var gücümle oltayı (kavak dalını yani) yukarı doğru savurdum. “Büyük bir balık olmalı” dedim kendi kendime. Kancanın ucunda küçük siyah bir şey süper bir hızla gölden fırlayarak havada savrulmaya başladı. Havada dönüp duran bu şeyin savruluşunu adeta ağır çekimde izledim. Balık olmadığından emindim fakat hiçbir şeye de benzetemiyordum. Sonunda yanımıza düştü, biraz hareketsiz kaldıktan sonra yürümeye başladı. Bu şey, yavru bir su kaplumbağasıydı, kanca muhtemelen kabuğuna takılmış ve efendi efendi yüzerken durduk yere havada taklalar atarak yol kenarına düşmek zorunda kalmıştı. Kaplumbağanın yavaş yavaş yürüyerek göle dönüşünü izledim. “İşiniz gücünüz yok mu lan Allahın manyakları” diyordu sanki. Elimdeki dalı yere bıraktım, arabaya bindim.

Çocukken buna benzer çok olay yaşadıysanız, uzunca bir süre elinizde karşılaştırma yapabileceğiniz başka bir evren bulamazsınız ve tüm dünya, küçücük yaşamınızın dar çerçeveli gerçekliğinde sıkışır kalır. Oltanız kavak dalına, aile arabanız kapı kapı peynir zeytin sattığınız bir ticari araca dönüşür ve siz buna o kadar da üzülmezsiniz.

10 yıl sonra bugün, neden benim babamın Amerikan babaları gibi gevrek gevrek gülemediğini, neden profesyonel ekipmanla değil de bahçemizdeki kavak ağacının dallarıyla balığa çıktığımızı ve bir emekli ailesi olarak neden balık tutmaya Aile arabasıyla değil de içi peynir-zeytin dolu bir ticari araçla gittiğimizi anlamaya başladım.

Birden bire ağzımın kenarına takılmış kancayı fark ettim. Görünüşe bakılırsa birileri de benim yüzdüğüm gölde avlanıyordu. Gölün kıyısından gevrek bir gülüş işittim. Amerikalı emekli babanın silueti yüzeyde belirdi. “Büyük bir balık olmalı” diyordu oğluna, “Dur sana yardım edeyim”. Ülkemi darbelerle, aylarca yasa çıkaramayan rezil koalisyonlarla, yandaş medya organlarıyla muz cumhuriyetine çeviren, emekli babaları ölene dek çalışmaya, peynir zeytin satmaya mahkum eden, bize bir oltayı ve hatta tertemiz bir gölü bile çok gören, tepemdeki bu belli belirsiz silueti tanımaya başladım. Kancayı usulca ağzımdan çıkardım.

Evet bu sefer büyük bir balığa denk gelmişlerdi. Öyle bir balık ki bu, ağzını açtığında içinde kaybolup gidecekler.