Medya: Çirkin Fahişe

20 Haziran 2015

Son zamanların çaktırmadan yavaş yavaş yükselen TV fenomenleri “Şu an yüzüne bakılmayacak haldesin ama istersen şahane biri olabilirsin” temalı giyim ve estetik ameliyat programları. Kadınlarımız bu sayede neyin takdir edildiğini, neyin iğrenç olduğunu ve bunların hangi kriterlere göre belirlendiğini öğreniyorlar. Programların formatları ise tahmin edebileceğiniz gibi TV de her tür maymunluğu deneyen Amerika’dan ithal.

TV kanallarındaki bu aymazlığı özetlemek gerekirse genel olarak izlenen yol şu: annenize yada kız kardeşinize benzeyen bir kadın programa alınıyor. Bizzat katıldığı programın yarattığı döngü nedeniyle umutsuzluğa düşmüş kadına, ilk aşamada 70 milyon insan huzurunda ne kadar zavallı olduğu kabul ettiriliyor. Kadın saçından tırnağına bir çirkinlik abidesi olduğuna ve evrende kötü denebilecek ne varsa hepsinin bir şekilde vücudunda toplandığına kani oluyor.

Sonraki aşama ise kadına “neyin iyi neyin kötü” olduğunun dikte ettirildiği aşama. Kalemi kadının vücudunda gezdiren estetik cerrah “Şuraların düzeltilmesi gerek” diyor. Kadının giydiği kazak, taktığı kolye, lanetliymişçesine hemen üzerinden atılıyor. (Kamera arkasında o giysileri yakarak etrafında çılgınca dans ediyor da olabilirler, bilmiyorum.) Sonra kadının yüzünün ne kadar çirkin olduğu ve ne kadar “ev hanımına” benzediği, ama birkaç dokunuşla ne kadar mükemmel bir insan olabileceği söyleniyor. Kadın da bunun üzerine o kadar mutlu oluyor ki, neredeyse delirmenin eşiğinden dönüyor.

Kadın metamorfoz geçirirken, ekip ailenin yanına uğruyor. Annelerimiz genelde başı örtülü tombul yanaklı şirin Türk anneleri. Babalarımız ise emekli, kardeşler de ilkokula falan gidiyor. Röportajlarda hepsi teker teker programa katılan kadının güzelleşeceğine dair inançlarını sıralıyorlar. “Böyle abuk sabuk bi maceraya girişmenin ne gereği vardı” fikrini ise insanüstü bir gayretle küçülte küçülte “Aslında biz onu şimdiki haliyle de seviyorduk” cümlesinin içine içine sığdırmayı başarıyorlar.

Sonunda büyük gün geliyor ve kadın sahneye çıkıyor, ışıklar parlıyor, konfetiler havada uçuşuyor. Ajanslardan çağrılmış, o akşam için kişi başı 20 lira ödenen çakma stüdyo seyircisi ayakta alkışlıyor kadını. Saçlar bukle bukle olmuş, kafa adeta bir makyaj kovasının içerisine daldırılıp çıkarılmış. Kazak ve pantolondan “kurtarıldıktan” sonra kendisine dekolteli kırmızı bir elbise giydirilmiş. Burnu, yanakları, dudakları “kabul edilebilir” duruma gelmiş. Herkes o kadar mutlu, her şey o kadar muhteşem ki.

Program bittikten sonra ne mi oluyor dersiniz ? Ne olduğunu söyleyeyim.

Giydirdiğiniz elbise güzel, ama yalnız bir yada birkaç tane var. Gardırobun geri kalanı ise canlı yayında lanetlediğiniz o kazaklardan oluşuyor. Makyaj yaptırmak için bir daha profesyonel bir yere gitmeyi ise aklından bile geçiremiyor. Bukle bukle saçlar zamanla at kuyruğu yapılıyor, çünkü kuaföre gidecek para yok. Şirin başörtülü tombul yanaklı annemiz ise eskiden olduğu gibi kızına uygun bir koca adayı bulmak için kısır, poğaça ve çaydan müteşekkil sofralar arasında, kadın muhabbetlerinde bekar erkekleri tespit etmeye çalışıyor. Bir an için stüdyoda parlayan her şey bir süre sonra sönerek eski haline geri dönüyor.

Programdan geriye normal halleriyle aşağılanmış ve küçük düşürülmüş kadınlar kalıyor. Medyanın kriterlerine göre “Güzel olmanın” maliyetini karşılayamayan kadınlar, yaratılan bu döngünün içerisinde hamster gibi koşarak umutlarını yitiriyor, hayattan eksiliyorlar. Kapitalist program formatlarının dikte ettiği gibi sürekli tüketiyorlar, ama en çok da kendilerini tüketiyorlar. Eviyle ve ailesiyle ilgilenen kadınlar “femme fatale” olma umuduyla ruhlarını televizyona satıyorlar, maalesef çok ucuza.

Kadınlarımızın aşağılanarak estetik cerrahın masasına yatmayı kabul etmek yerine, abuk sabuk tv programlarını masaya yatırdıkları bir gelecek hayal ediyorum. Medyayı çırılçıplak soyun, elinize bir kalem alın ve beğenmediğiniz kısımları kalemle işaretleyin. Ve toplumun gerçek estetik cerrahları olarak onlara şunu söyleyin: “Şuraların düzeltilmesi gerek.”