Paslı Çivi

20 Haziran 2015

15 yıl önce, yaşadığımız varoşta sokaktan arkadaşlarla birlikte inşaatlarda çivi toplardık. Topladığımız poşet poşet çiviyi her gün en az bir kez kapımızın önünden “Demir alioooğğğeee eskileraloğğeee, eskiciğğğeee” şeklinde bağırarak geçen demircilere satardık. Demircinin tartı aletindeki ölçüye kitlenirdi her seferinde gözlerimiz. Saatlerce tozun pisliğin içinde gezerek döktüğümüz alın terinin karşısında, ölçünün sanki tartı kancasına hiçbir şey takılmamış gibi sabit durması bize çok koyardı, ama yine de toz toprak içindeki ellerimiz birkaç bozukluk görürdü her seferinde. Bu yüzden boş vakitlerimiz genelde hep beraber sıcağın alnında inşaat inşaat gezerek geyik çevirip çivi aramakla geçerdi. Bu demir toplama işinden elde edilen gelir için herkesin kısa ve uzun vadeli hedefleri vardı. Bir çoğu çikolata veya dondurma alabilmek için uğraşırdı. Ben ise ironik bir şekilde, bisikletimin yine bir çivi yüzünden yarılan ön tekerleğine yeni bir lastik alabilmek için çivi topluyordum.

Bisikletim sokağın en dandik bisikletiydi. Öyle ki, bisikleti olmayanlar dahi gelip “bir tur” istemezdi. “Külüstür bisiklet” diye 4 sokakta nam saldığını hatırlıyorum. Boyutları yaşıma göre biraz küçük olsa da biraz ayakta, biraz oturarak sürüyor, işi bir şekilde idare ediyordum. Bu zoraki ve salak sürüş şekli yüzünden her seferinde tam hız rekorunu kıracakken bisikletin orta demirini kırıyor, bisikletten düşerek daha buharı tüten taze asfalt üzerinde sayısız takla attıktan sonra kan revan içinde bir savaş gazisi gibi bisikletin yanında yürüyerek evin yolunu tutuyordum.

5-6 kişilik bisikletli grubumuzla gezerken birden pedal boşa dönmeye başlayıp da beni yavaş yavaş grubun en arkalarına doğru çektiği zamanlar ise bambaşka duygulara gark oluyordum. Sürekli atan zincir yüzünden ellerim ve dolayısıyla gün içinde yüzüm simsiyah yağ olurdu. Sadık arkadaşlarım “Ooolum durun lan Hakanın zincir attı” anonsunu yaparak grubu durdurmaya alışmışlardı. Bense her seferinde ayağımı geriye atarak fren yapar, bisikletimden inip bir kamyoncu ciddiyetiyle tekerlekleri çevirerek zinciri tekrar disklere oturtmaya çalışırdım.

Bisiklet 3 günde bir paramparça olup rutin bir şekilde Kaynakçı Ferdi Abi’yi ziyaret ederdi. Boku yemiş bisikletimi dükkanının önüne çeker, onu işinden alıkoymamak için sessizce benimle ilgileneceği anı beklerdim. Ferdi Abi ise ben orada hiç yokmuşum gibi, yada zaten bu evrende hiç varolmamışım gibi çok uzun süre demir kesmeye devam ederdi. Dükkandaki varoluşumu kabullenmesi öylesine uzun sürerdi ki, bazen ben bile kendi varlığımdan şüphe ederdim. Tam felsefede boyut atlayıp “Varlık var mıdır” sorusunu soracağım sırada işini bırakır, hiçbir şey demeden kaynak aletini eline alıp maskesini takarak bisikletimin önünde çömelirdi. Her seferinde işini gücünü bırakıp aynı bisikletin aynı parçasının kaynağını yapmaktan sıkılmıştı. Ve her seferinde “Atın artık bunu çöpe oğlum, iş çıkmaz bundan” diyordu. Ben ise göz göze gelmemek için daha kaynak maskesini yüzünden çıkarmadan yavşakça bir gülümsemeyle “Saol Ferdi abi” diyerek ortamdan uzaklaşırdım. 3 veya 4 gün daha bisikletim kırılmadan gezebilecek olmanın verdiği anlatılamaz mutlulukla abanırdım pedallara.

Daha sonraları tiksinerek bıraktığım bisikleti isteği üzerine o sıralar bisikleti olmayan başka bir arkadaşıma vermiştim. Daha verdiğim günün akşamında tahmin ettiğim gibi bisiklet ortadan ikiye ayrıldı. Fakat arkadaşım, Ferdi Abi’nin dükkanının önünde varoluşu sorgulamaya pek yanaşmıyordu. Emektar bisiklet, daha kırıldığı dakika çöpe atılmıştı. Zaten arkadaş da bir haftaya kalmadan yeni bir bisiklete kavuşmuştu bile.

Ailem orta direk bir aileydi, halen de öyledir. Soframızda bir sofrada asgari olması beklenen her şeyden, ucuzundan da olsa bir miktar bulunurdu. Giyimime dikkat edilirdi. Fakir sayılmazdık. Ama ailemizin zaten kısıtlı olan bütçesi üniversitede okuyan abim ve ilkokula henüz başlamış olan bendeniz yüzünden büyük oranda eğitime ayrıldığından, babamın “ıvır zıvır” diye tabir ettiği ihtiyaçlarımız için geriye pek bir şey kalmıyordu. Kitap, defter gibi kırtasiye malzemeleri için gereken paranın bile bir ton kavgaya sebep olması doğal olarak çikolata vs. gibi şeyler için para istemeyi imkansız hale getiriyordu. Ve tabii patlak tekerlek veya yeni bir bisiklet için de.

90’lardan bu yana kişi başına düşen milli gelir bir hayli yükseldiğinden artık günümüz orta direk aileleri (benimki de dahil) pek bu tarz şeyler yaşamıyorlar. Bisiklet almak artık o kadar güç değil. Ama zaman sadece şeklini değiştiriyor engellerin, aslında aynı problemlerle boğuştuğumu anlıyorum dikkatli baktığımda.

Şu an 21 yaşındayım. Hayat eskilerini ortadan kaldırıp yeni engeller çıkardı karşıma. Ama ben hala kendimi o paramparça bisikleti sürüyor gibi hissediyorum. Zincirim atıyor durmadan ve hala Ferdi Abi’nin dükkanının önünde bekliyorum sanki. Yeni asfalt atılmış katran kokulu varoş yollarım çivilerle dolu. Ve elimde delik deşik olmuş siyah bir poşetle çivi topluyorum hala.

Ama bu sefer çok daha büyük bir hedef için.