Siyasete Giriş Dersi

20 Haziran 2015

Epik bir yürüyüşle sınıfa girdi ve kapıya en yakın çocuğun yanına gelerek yüksek sesle “Karşı sınıf iyice artistleşmeye başladı ha” dedi. Bu sözü kızlar hariç, ufka kadar gözün görebildiği herkes onayladı. Kızlar zaten genelde pek etliye sütlüye karışmazdı.

Sınıfın tamamı gibi ben de 9 yaşındaydım. Gelişmeleri uzaktan, oturduğum sıradan takip ediyordum. Ama önlüğümün yakasında takılı rozette kabak gibi “Sınıf Başkanı” yazdığından işin içerisine çekilmem an meselesiydi. Nitekim de öyle oldu. Kapıdan giren felaket tellalı, darbe yapacakmış gibi 5-6 kişi toplayarak yanıma geldi. Cuntanın elebaşı yanıma oturarak burnundan akan sümüğü önlüğünün koluna sildi ve dramatik bir bakışla:

– “Karşı sınıfa bizim sınıfın adamlarını sokmuyolar Hakan” dedi.

Arkadaşımın önlüğünün kolunda oluşan parlak sümük şeridine bakarak düşünmeye başladım. “Bizim sınıfın adamları” mı? Noluyoruz lan ?

Sınıfın piçlerinden oluşan grup arsızca gözlerimin içine bakıyordu. Sınıfın ortasındaki mini kalabalığı fark eden diğer öğrenciler merakla toplanarak git gide etrafımdaki çemberi büyütüyordu. Duyanlar duymayanlara anlatıyor, herkes birbirine hak veriyordu. Sonunda etrafımdaki çember o kadar genişledi ki tüm bu insan yığınının ortasında kendimi Kabe gibi hissettim. Muhtemelen yine siktiriboktan bi mevzu yüzünden karşı sınıfla didişiyorlardı. Ama oluşan hamasi çemberin yarattığı kamuoyu baskısı dayanılır gibi değildi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Kalkıp karşı sınıfta ne oluyor diye kontrol etme imkanım da kalmamıştı artık. Başkan yardımcısının da nerede ne bok yediği belli değildi. 1980 öncesi gibi bir kaos yaklaşıyor, sınıfta sular ısınıyordu. Tüm iletişim kanalları kapanmış, hiçbir öğrencinin demokrasiye inancı kalmamıştı. Neredeyse hepsi bu küçük meclisten savaş kararı çıkmasını bekliyordu. Senelerce üst üste sınıf başkanı seçildiğimden normal şartlarda politikayı çok iyi kıvırır, sınıfta olan biten her şeyi ve herkesi parmağımda oynatırdım. Ama şimdi her şeyden önce kendi kıçımı kurtarmam gerekiyordu.

Zar zor cümleleri toparlayıp “Nasıl sokmuyorlar lan, kim sokmuyor ?” dedim. Aslında sınıfa girilmesini kimin engellediği önemli değildi, zaten karşı sınıftan kimseyi de tanımıyordum. Sadece sınıftakileri “Karşı sınıf” yaklaşımından uzaklaştırıp olayı kişilere indirgemeye, sorunun kişiler arasında olduğunu fark ettirmeye çalışıyordum. Çünkü bu gibi olaylar bana istemediğim kadar fazla tecrübe kazandırmıştı. Olayın gidişatı geçen sene ve ondan önceki sene yaşanan zincirleme tepkimelerin başlangıcına çok benziyordu. Olayların büyümesi demek, sınıfta disiplinin toptan kaybolması, sınıfın komple gaza gelip isyan ederek sorumluluğumdan çıkması ve nihayet sınıf öğretmeninin daha önce de defalarca yaptığı gibi darbeyle sınıfın yönetimine el koyması demekti. Demokratik bir seçimle işbaşına gelmiş bir başkan olarak birincil görevim demokrasiyi işler halde tutmaktı. İşleri bu noktaya kim yada kimler getirmişti ? Sorduğum sorular karşılığında somut hedefler, isimler bekliyordum.

– “Ne biliyim sokmuyolar olm işte sınıfa, ipnelik yapıyolar şerefsizler” dedi.

Çocuğun ağzından olayı üzerine atabileceğim net bir isim çıkmadığı gibi “İpnelik” ve “Şerefsizler” gibi güçlü kelimeler de etrafımızı saran topluluğu iyice kendinden geçirmişti. Savaş çanları çalmaya başladı. İplerin yavaş yavaş elimden kaydığını hissediyordum. Tam o sıralarda bardağı taşıracak olan son damla sınıfa damlamıştı bile.

Karşı sınıftan kimliği belirlenemeyen bir şahıs sınıftaki bir arkadaşını görmeye gelmiş, “bizim sınıfın adamları” tarafından götüne atılan sayısız tekme ve arkasından saydırılan analı bacılı küfürler eşliğinde muzaffer bir eda ile sınıftan kovulmuştu. Belli ki bu bir misillemeydi. Bir mehter marşı eksikti artık. B planına geçmeye karar verdim. Madem kriz oluşmasını engelleyemiyorsun, o zaman oluşan krizi yönet.

Büyük ve toplu bir sınıf kavgası çıkabileceği artık kabak gibi ortadaydı. Ama kavganın okulun koridorlarında patlak vermesi tüm öğretmenlerin gözlerini son tahlilde bana çevirecek ve en nihayetinde meşru hükümet öğretmenler tarafından antidemokratik yöntemlerle düşürülecekti. Bu kirli oyunu bozmaya karar verdim. Ve riski alarak sessizliği bozdum.

– “Çıkışta görüşürüz o ipnelerle” dedim.

Etrafımdaki kalabalık “İpneler” kelimesini bir kez daha duymuş olmanın coşkusuyla hep bir ağızdan fikrimi onayladı. Grup “S.kicez onları” sloganları atarak dağıldı. Ortadoğu’nun her siktiriboktan ülkesinde görülebilecek tipik bir gaza geliş sahnesiydi bu. Bir de kalaşnikoflarımızla havaya ateş açsaydık sınıftakileri Iraklılardan ayıramazdınız.

Tahmin edebileceğiniz gibi iki sınıfı çıkışta karşı karşıya getirme gibi bir niyetim yoktu. Bu, birkaç kez başarıyla uyguladığım bir tansiyon düşürme tekniğiydi. Amacım çıkışa kadar geçecek bir saat içinde insanları sakinleştirmek ve olayları unutturmaya çalışmaktan başka bir şey değildi. En kötü ihtimalle bir kavga çıkacaksa bile okul bahçesinin kuytu bir köşesinde çıkacak, öğretmenlerin ruhu bile duymayacaktı.

Poğaça ve gazoz almak için kantine indim. Diğer sınıflardan tanıdığım bir arkadaş sıramı beklerken yanıma yanaştı ve “Hakan çıkışta kavga mı var lan ?” diye sordu. Ağzımızdan kavga lafı çıkalı daha 15 dakika bile olmamışken alakasız birinden bunun yankısını duymak moralman resmen ağzıma sıçmıştı. Nasıl bu kadar hızlı yayılabildi, taa koridorun sonundaki sınıfa kim yetiştirdi lan ? “Yok oğlum ne kavgası yaa, bi bok olacağı yok” dedim. “Olum çok pis kavga çıkıcak haa, ben sana söyliyim” dedi. Gazozla poğaçayı kapıp ortamdan tüydüm.

Poğaçamı yiyerek koridordan sınıfıma girerken, karşı sınıftan tekme tokat kovulan bir arkadaşımın bir yandan kaçıp bir yandan da arkasına dönerek “S.kicez olum sizi az bekleyin” dediğini gördüm. Karşı sınıftan son tekmeyi savuran eleman da sınıfından dışarı bir adım bile çıkmadan kapı eşiğinden parmak sallayarak “Bittiniz oğlum siz, bittiniz” diyordu. Daha sonra kapı önünde elinde gazoz ve yarısı yenmiş poğaça ile şaşkınlıkla olayları izleyen beni görünce sallanan parmağı bana doğru çevirerek bir kez daha “Bittiniz oğlum” dedi.

Bir anda her şey karardı. Salladığı parmaktan başka bir şey göremez oldum. Kendimi kaybedip her şeyi sildim. “Lan çok konuşma sokarım şişeyi g.tüne haa” diye gazoz şişesini sallayıp bağırdım. 9 yaş grubunun ağzından nadir duyabileceğiniz bir küfürdü bu. Demokrasi, iletişim, kardeşlik vs gibi değerler, bağırırken ağzımdan fırlayan poğaça parçaları gibi dağılmıştı dört bir yana. Tam o sırada son ders için giriş zili çaldı ve en kötü ihtimali garantilemiş bir halde sınıfıma girdim. 10 dakika önce sınıftan çıkan Hakan ile zil çaldığında sınıfa giren Hakan arasında uçurum vardı artık.

Sınıftan çıktığımızda karşı sınıfın bomboş olduğunu gördük. Hızla merdivenlerden aşağı inip okul bahçesine çıktık. Planladığım en son ihtimal gerçekleşmiş, karşı sınıf bahçenin kuytu bir köşesinde gelmemizi bekliyordu. Ayrıca diğer sınıflardan bir yığın öğrenci de güneş tutulmasını bekler gibi olayı izlemek için bekliyordu. Sınıfça düzenli ordu gibi karşılarına geçtik. Sınıfın piçleri ile birlikte, sınıfın piç olmayan fakat öfkeli hareketini ve hükümeti temsilen en ön safta bulunuyordum. Karşı sınıf komple karşımdaydı ama parmak sallayan hıyardan başkasını gözüm görmüyordu. Küfürleşmeler, el kol hareketleri birbirini takip etti. “Önce o eli indir” noktasına geldiğimizde ise birkaç saniye içinde herkes birbirine girdi.

Yarışma zilinin sesini duymuşçasına ok gibi fırlayarak parmak sallayan çocuğun üstüne saldırdım. Birkaç saniye içinde okul bahçesinin kenarında rasgele sağına soluna tekme ve yumruk sallayan 60-70 kişilik bir topluluk meydana getirmiştik. O kadar büyük bi kaos oluşmuştu ki salladığımız tekmelerin ve yumrukların kaçta kaçı isabet alıyor, kim kime vuruyor anlamak mümkün değildi. Sadece tekmelerimiz ve yumruklarımız birilerine çarpıyor ve arada birilerinin tekmeleri de bize denk geliyordu. Diğer sınıflardan kavgayı izleyenler de puştluk olsun diye araya dalmış, ortalık tam bir sirk alanına dönüşmüştü. Gözlerimiz kısık, hatta kapalı kavga ediyorduk.

Bir süre sonra bana isabet eden tekme ve yumrukların sayısının birden iki kat arttığını fark ettim. Kafayı kaldırıp baktığımda ise öğretmenlerin kavgayı ayırmaya başladığını ve bizim sınıftan benden başka kavgaya devam eden kimsenin kalmadığını gördüm. Cephenin bozulduğunu fark edememiş, mal gibi ortada kalmıştım. Arkama doğru rasgele yumruklar savurarak kaçtım ve aralarından çıkıp son anda götü kurtarmayı başardım. Fakat bu sefer de savaş alanının kenarında sınıf öğretmenimizi özlemle beni bekler halde bulmuştum.

Bu olay sınıfı erken seçime götürdü. Yavaş yavaş damarlarımızda gezinmeye başlayan testosteron hormonunun nelere sebep olabileceğini gören öğretmenimiz sınıf başkanlığı için seçim yapılmasına izin vermeden başkanlığa direkt olarak bir kızı getirdi. Başkan yardımcılığı için yapılan seçimlerde ise yine ben seçildim.

O gün işlenen son dersten hiçbir şey anlayamadım. Ama daha 9 yaşında, sınıf arkadaşlarımdan oluşan bu küçük Türkiye’de, ani gelişen toplumsal hareketlerin ve liderlerinin akıbetlerinin nasıl olacağı hakkında süper bir ders almıştım.